24 Eylül 2016 Cumartesi

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo | Kitap Yorumu 5/5



Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo | Puanım: 10/10

Şahsen klasiklere yorum yaparken neye ne diyeceğimi şaşırıyorum çünkü bu kitaplar zaten kendisini kanıtlamış kitaplar ve genelde ben de çoğunluktaki kesime katılıp beğendiğim için söyleyecek neyim var ki, diye düşünüyor, yorum konusunda sıkıntı yaşıyorum. Ama bu kitap hakkında söyleyeceklerim var.

Beğenmediğimden değil. Çok, çok beğendim ve kalbime dokundu, ayrıca kitabın ucundan tutulup bir konuşma başlatılabilecek birçok cümlesi var. Çok derine inmeyecek olsam da konuşmak istiyorum işte. Öncelikle klasiklere çekimser bakan, kaçan kesim için kitap okunabilir mi, basit mi sorusuyla başlayayım.

Bence klasik okumaya yeni başlayan biri bu kitabı biraz daha sonralara saklamalı. Kitap aslında kısa olduğu için dili azıcık çetrefilli olsa da kendisini yediriyor ancak Victor Hugo'nun bizzat yazdığı, idam cezası hakkında düşüncelerini net bir şekilde çizmek adına ilk basıma koymasa da sonraki basımlara eklediği uzun ve aşırı siyasi önsözü, kitaba zor bir giriş yapmanıza neden oluyor. İçinde birçok isim geçiyor(ve bu noktada gerçekten İş Bankası Yayınları'ndan daha fazla dipnot beklerdim.) ve şu an idam cezasının hüküm sürdüğü bir ülkede, zamanda yaşamadığımız için de olaya adapte olması biraz zaman alıyor. Önsöz geçip bittikten sonra benim için okuması daha kolay oldu ancak uzun cümleler yine de işi kolaylaştırmıyor, sessiz bir ortam gerekiyor kitap için. Bir de bu kitap daha çok bir durumla ilgili duygular üzerine kurulu olduğu için hareket yok. Bunlar kitabı okumayı zor kılıyor.

Kılıyor, kılıyor fakat bu kitabın güzelliğini örtmesin. Klasik seven, hafiften ağır dil sınıfına dahil edilebilecek kitaplara alışık biriyseniz ve hâlâ bu kitabı okumadıysanız mutlaka ama mutlaka okuyun! Gerçekten öyle güzel cümleler vardı ve duygular o kadar somut bir şekilde verilmişti ki bu cümlelerde, hayran olup kaldım. Victor Hugo'nun okuduğum ilk kitabıydı bu ve bir kenarda duran Sefiller'e "Çok yakında, sıra sende!" bakışlarıyla bakmama neden oldu.

Kitabın konusundan kısaca bahsedeyim. İsmini, hayatını, nasıl yaşadığını ayrıntılarıyla hiç öğrenemediğimiz bir adam cinayetten ötürü idam cezasına mahkûm ediliyor. Kitap boyunca öğrenemediğiniz ve öğrenmeyeceğinizi sezdiğiniz birçok ayrıntı var çünkü kitap "Nasıl biri olursa olsun, kim olursa olsun, ister cani olsun, ister ailesi olsun, ister olmasın; bir insanın ne zaman öleceğini bile bilmeden, acınası bir şekilde, insanlar için gösteriye sunularak(ve halk bunu bir eğlence olarak görüyor, meydanda toplanıyor, ilgiyle izliyor vs.) öldürülmemesi gerektiği" üzerine kurulu. Yani Victor Hugo olayı zerre kişileştirmemiş. Mahkûma bir isim bile vermemiş. O adam herhangi biri olabilir ama hakkı bu değildi. Cezayı hak etti ama bu bir ceza değil, bu yaptığınız başka bir şey.

O dönemde, siyasilere ve halka karşı gelerek böyle bir kitap yazabilmiş olmasına o kadar hayran kaldım ki bu kitap üzerine böyle bir yazı yazmak istedim işte. Şu çok bilinen ama bir türlü alıp da okuyamadığınız, insanlar sorduğunda "Ya inanır mısın, okumadım!" dediğiniz kitapların arasında bu kitap varsa daha fazla geciktirmeyin derim ben.

Kendinize iyi bakın!

Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Ters Yüz - Amy Harmon | Kitap Yorumu 4/5

      <   Yazının şarkısı yeni çıkan şu güzel Passenger şarkısı olsun.    >


Ters Yüz - Amy Harmon (Making Faces) | Puanım: 8/10


Gençlik kitaplarını çok severim ama bu konuda bazı standartlarım vardır; boş, hoş, okunması kolay, romantik bir gençlik kitabının aynı zamanda bir anafikri de olmalıdır. Yani ben kitabı okuduğumda yalnızca 5 dakika için bile olsa "vay be" olabilmeliyim hayata dair verdiği bir dersten ötürü. Bu tür anafikirleri zaten biliyor ama asla uygulayamıyor oluruz çoğunlukla. Ne mi saçmalıyorum? Örneğin:

"Şükretmeyi bilmeliyiz."

Bu cümleyi hepimiz biliriz ancak çoğu zaman uygulamaktan, düşünmekten ve inanmaktan acizizdir. İşte böyle, zaten bildiğimiz ama bir türlü içselleştiremediğimiz basit anafikirlerle dolu gençlik kitaplarını hem içi göründüğü gibi boş olmadığı için hem de okunması kolay olduğu için pek severim.

Ne yazık ki bu türde kitap bulmak, yani benim istediğim gibisini bulmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Zira çoğu gençlik kitabı bomboş bir kurguya sahip oluyor ve türün küçük severlerinin beynini yerken benim gibi azıcık büyümüş severlerini sinirlendiriyor. Her neyse, oturup şimdi burayı gençlik kitaplarına dair bir eleştiriyle doldurmayacağım, belki onu başka bir gün yaparım. Bunları anlattım çünkü Ters Yüz, o kadar damak tadıma, daha doğrusu göz tadıma uygundu ki okumayıp yanında yatacağım sandım.

Kapağındaki kaslı ve cıbıl oğlandan ötürü uzun süre önyargılar beslediğim, yeni basımındaysa kapağına çok hoş bir kızçenin resmini koydukları bu kitabın tanıtımlarında genel olarak "modern bir güzel ve çirkin" hikayesi diyor ama kitap bundan çok, çok fazlası... Aslında her şey bir klişe ile başlıyor: lisedeyken çirkin olan bir kız, çok havalı ve yakışıklı bir oğlan. Sonra neler olduğunu ben söylemesem bile anlarsınız; işler biraz tersine dönüyor.

Böyle söyleyince çok basit bir kurgu gibi görünse de "işler tersine döner" iken olanlar ve yan karakterler bence kitabı eşsiz bir duruma getirmiş. Esas kızımızın kuzeni, Bailey bir kas distrofisi hastası ki bu hastalar 20 yaşlarını bile zor görürler zira vücutlarındaki kaslar doğumlarından sonra hızla zayıflar, çöker.

Beni kitapla ilgili en etkileyen kısım zaten Bailey'di ama esas çiftin hikayesini de çok sevdim. Spoiler falan vermeyeceğim ama yazar romantizm ve güzel bir üslup sayesinde kendisini hızlı bir şekilde okuturken satır aralarında, sahne sahne öyle cümleler, öyle paragraflar, öyle bakış açıları vermiş ki bazı yerlerde yalnızca durup birkaç dakika okuduğum o cümleye bakmak istedim.

Türün tutkunu değilseniz, daha ekşınlı kitapları yahut daha klasik kitapları seviyorsanız elbette tavsiye etmem çünkü zevkinize uyacağını düşünmüyorum. Ama siz de basit olsa dahi hoş bir anafikri olduğunda kitabı bağrınıza basıp herkesin "bu basit kitabın neresini sevdin" bakışları arasında gizli gizli kitabınızın sayfalarını okşayıp bir sürü sayfaya post-it yapıştıranlardansanız...

Kitabı acilen bir yerlerden bulun, çünkü artık yeni basımları yok. Yani piyasadakileri aldınız, aldınız. Alamadınız, sahaflara koşunuz! :D


Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

9 Ağustos 2016 Salı

Cicim Ayları Geçince: My Love, My Bride



My Love My Bride

Shin Min Ah bacım ile biricik Jo Jung Suk'umun böyle sarmaş dolaş olduğu afişe rağmen bu filmi neden yeni izlediğimi ben de bilmiyorum. Ama kendi kendime Incarnation of Jealousy'de aniden JJS dozu alırsam ağır gelebileceğini fark edip kendi kendime şu filmi izleyeyim de alıştırma dozu olsun dedim. İyi ki de demişim, film sevdiklerim arasında güzel bir köşeye yerleşti. Zaten filmin yayınlanmasının üzerinden bir blog yazısına değer görmeme sebep de budur.

Filmi sevdikten sonra bazı kuşlardan duydum ki film çok da sevilmemiş. Şaşırdım mı? Hayır.

Filmin herkesin zevkine hitap ettiğini düşünmüyorum. Şöyle ki, "Ay şimdi ne olacak, şimdi ne olacak?" şeklinde bir merak olmadan da izleyebiliyorsanız bu film size göredir. Durgun bir film değil, yanlış anlaşılma olmasın. Aksine bence garip bir sürekliliği ve akıcılığı var fakat yalnızca sıradan bir çiftin yeni evli yaşamını anlatan bir filmden ne bekleyebilirsiniz ki? Alayına monotonluk.

Ama bu film bana çok doğal geldi, kısaca yapmacık değildi. İkiliyi de birbirine yakıştırınca ortaya izlemesi zevkli bir film çıktı. Şimdi size doğal derken neyi kast ettiğimi filmden hazırladığım yegane caps ile açıklayayım.


Eve gelen misafir demek ki yalnızca Türk kadınının çilesi değilmiş dedirten sahne, hahah. Her sahnesi, her olayı bu kadar içimizden olmasa da birçok sahnesini çok samimi buldum.

Ayrıca filmin içerisinde ahım şahım, size "Vay be, olaylara hiç bu yönden bakmamıştım." dedirtemese de "Evet ya, aynen!" dedirten bir ana fikir de var, özellikle son yarım saatte falan üzerinde duruldu sanırım. Sonunu bu anafikre vurgu yapmadan, bir romcoma yakışır bir şekilde light geçseler de hoşuma gitti.

Kısacası favoriler köşeme asla koymayacağım kadar basit kurgulu bir film olsa da iki saati sıkılmadan geçiren, akışı güzel bir filmdi bana göre. "Ekşından başka bir şeye gelemem!" veyahut "Romcom mu ıy!"cılardan değilseniz, sevebilirsiniz. ^^
Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

5 Ağustos 2016 Cuma

İnanırsan Büyü Gerçek Olur: Joseon Magician



Bu film çıktığından beri izlemek istiyordum zaten, gözüm üzerindeydi. Hem tarihi aşkları seviyorum, hem de bu Yoo Seung Ho zaten izlemeyi sevdiklerimiz listesinde hoş bir yerde duruyor. Go Ara'yı da sevdiğimden bu filmde kendimi istenmeye gelen kızını "Çocuklar birbirini sevmiş, bize laf düşmez." diyerek veren bir baba gibi hissettim.

Film bir tarihi filme nazaran gayet hareketli bir film. İşin romantizm kısmı hoş işlenmiş, ekşın kısmı ise çetrefilli ve çok şaşırtıcı bir kurgu olmasa dahi izlemesi zevk veren bir şekilde getirilmiş ekrana. Zaten tarihi dizilerin, filmlerin havası bir farklı oluyor canım!

Yoo Seung Ho bu filmde çapkın bir büyücüyü canlandırıyor. Go Ara ise ailesi tarafından Çin'e satılmış, prensesten hallice bir kız. Yolları bir şekilde kesiştikten sonra olaylar tahmin edilebilir bir şekilde büyüyor: Prenses'in ihanet edemeyeceği vatanı ve ailesi, Büyücü'dense intikam almak isteyen, başka bir güçlü büyücü.

Yine spoilersız, kısa bir yorum olacak ancak ilerleyişi de sonu da sevdiğimi söyleyeyim. İkiliyi birbirine çok yakıştırdım. YSH nedense filmde bana birazcık, çok azıcık tutuk gibi geldi; Remember'da oyunculuğunu daha çok beğenmiştim ama film 2015'te zaten, kendisini geliştirmiş demek Remember'da. Ya da belki romantizm çok da ona göre değil, bilemiyorum.

Boş bir akşamda, canınız hafiften hüzünlenmek, hafiften heyecanlanmak isterse izleyebileceğiniz bir film bu, kısacası.

Son olarak capslerimi bırakıyorum.






Kendinize iyi bakın!

Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

2 Ağustos 2016 Salı

Bir Japon Filmi: Love & Peace



Canım film izlemek istiyor ama çok romantik olmasın, yine de hepten aşksız kalmasın; içinde fantastikli şeyler olsun, bir tutam da müzik katılsın; bir de bu film boş olmasın, ucundan ana fikri olsun diyorsanız, bu sayfayı kapadıktan sonra sakince Yeppudaa'yı açıp bu güzel filmi izleyebilirsin sevgili okur.


Filmlerle çok arası olmayan biriyim ancak bugünlerde aramızdaki buzları eritme çabalarına girdim. Sevgili Fatıma da bu Japon filmini ayıla bayıla çevirince dedim ki haydi bir deneyelim.

İyi ki de demişim.

Bu film, biraz sabırlı olmanız gereken bir film. Bir müddet filmin nereye varacağını ve ne için yazılıp oynandığını çözemiyorsunuz. Hele ilk 20 dakikanız tam bir "Ee?" modunda geçiyor. Fakat sanmayın ki bu kısımlar boş. Bu kısımlar yalnızca filmin sonlarına doğru anlam verebildiğiniz kısımlar. Bu yüzden sabırla ilk 20-30 dakikanın geçmesini bekleyin ve bu dakikaları dikkatle izleyin. Ardından film sizi sürüklüyor zaten.


Konusuyla ilgili ne söylesem spoiler olacak gibi geliyor, bu yüzden direkt hiçbir şey söylemek istemiyorum. Fakat bu film, elimizdeyken kendi ellerimizle kaçırdığımız, kaçırınca ise kıymetini anladıklarımıza yazılmış gibi, biraz da veda edemediğimiz her şeye, biz yaşayıp giderken içimizde bir yerlerde yaşayıp giden her şeye. Birisini çok ama çok sevdiğinizde onun için yalnızca güzel şeyler dileyerek hayatını değiştirebileceğinizi göstermek için yazılmış bu film sanki. Değişimi anlatmak için, bir de.

Değişim demişken, bu konuda başrolün de ellerinden öpmek lazım. Abimiz maşallah, film boyunca karakterini öyle bir taşıdı ki üzerinde, oyunculuğuna her sahnede hayran kaldım. Bayıldım.


- Hasegawa Hiroki abi sen nası bir şeysin :((((((((( -

Capslerden de anlaşıldığı üzere filmin en güzel yanı şarkıları diyor, bu kısacık film önerisini sonlandırıyorum. Öneri diyorum zira pek analiz gibi olmadı, hiç spoiler vermek istemedim.

Son capsimi ve youtube amcada bulunan tek müziğini bırakıp kaçarım.
Kendinize iyi bakın!


- arkadaşlığımızın sonu yok. -

Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

26 Temmuz 2016 Salı

Tvn'den Bir Öcü Hikayesi Daha: Savaşalım Hayalet!


Sevgili okuyucular, yeni yetme YÇA Yağmur, çetedaşıyla çevirdiği Let's Fight Ghost, nam-ı diğer Bring It On Ghost, korece okumak gerekirse "savoca, quşina" fakat hepimizin anlayacağı dilden "Savaşalım, hayalet!" adlı diziyi izleyip bir yandan çevirirken zıvanadan çıktı. Acilde çalışan hemşire hanımlardan alınan bilgilere göre çevirmenin ağzından uyanırken dökülen ilk cümle "Yine de seni seviyom, kicibe." idi. Kicibe, kelimesinin neye tekabül ettiğini uzun uğraşlar sonucunda öğrenen ekibimiz, bu kelimenin Korece'de "kötü kız" gibi bir manaya geldiği bilgisini edindi.

Ardından çevirmeni muayene eden doktorlarla konuşan ekibimiz bu ani krizin sebebinin bizzati Kim So Hyun olduğunu öğrendi! Bu şok bilgi karşısında diziyi merak edip izleyen ekibimizdeki hanımlardan bazıları, çevirmen hanımın gösterdiği belirtileri göstererek acil servise kaldırıldı.

Önce ani kaşınmalar, ardından ateş basması, göz dönmesi, iç çekmeler, göz dolması ve son olarak bayılma ile kendisini gösteren bu krizin sebebinin kıskançlık olduğu düşünülüyor. Taburcu olan çevirmen kameralara şöyle konuştu:

"Evimde sakin sakin dizimi izliyor, çeviriyordum. Sonra bir sahne geldi, kimseye spoiler olmasın. Epey de güzel sahneydi. Sahneye erip biter, öte yandan çevirirken benden küçük olan bu kızçenin böyle bir oyunculuk yeteneğine sahip olduğu kafama dank etti. Oyunculukta, sahnelerde hiçbir zaman gözüm olmadı, böyle şeyler de ilgimi çekmez lakin bu gerçeği düşününce 'Ya ben?' diye sordum kendime. 'Ya ben ne yapıyorum?' Ardından olanları hatırlamıyorum, altyazı gelmeyince merak eden halk beni odamda baygın halde bulmuş. Ellerim baygın olmama rağmen titriyormuş."

Bunları belirttikten sonra daha fazla açıklamaya yapmayacağını söyleyen çevirmen otobüs durağına doğru ilerlerken bir kriz daha geçirdi. Görgü tanıklarının ifadelerine göre yolun ortasında Kore dizilerindeki başroller gibi aniden duran çevirmen, arabaların gelişine gidişine aldırmadan bir müddet öylece kalakaldı. Ardından "Kızı geçtim, Ok Taecyeon'a ne demeli!" diye nida atarak yere yığıldı. Şaşkınlığını üzerinden atan görgü tanıkları çevirmeni acilen hastaneye yetiştirdi.

Başta bir açıklama yapmayacağını söyleyen doktor, uzun ısrarlar sonucunda derin bir iç çekerek şunları söyledi: "Dizi bitene dek bu semptomların tekerrür etmesi çok doğal. Dizideki oyuncuların iyi olması bir yana, kurgu da şu an çok eğlenceli ilerliyor. Hastamı daha iyi tedavi edebilmek adına diziye bir göz attım. Yan karakterler sahnelerinin bile can sıkmaması, hastalığı tedavi etmemizi güçleştiriyor. Hasta, şu an sürekli diziyi düşünüp ileride ne olacağına dair tahminler üretmeye çalışmakta. Kendisine yatıştırıcılar verip bunun üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Yönetmenin güzel açılar yakalayıp iyi bir iş çıkarması da işimizi hiç kolaylaştırmıyor. Buradan yetkililere sesleniyorum. Lütfen kurguyu bozmayınız. Sayın Yönetmenim, o yakaladığınız güzel açıları ve sahne atmosferlerini sakın ama sakın bozmayınız. Oyuncular bu güzel kimyayı ve doğallığı aynen sürdürsünler. Hastamızı bu hale sokan onlar olsa dahi yapacakları herhangi bir ters hareket hastayı çok daha vahim bir hale sokabilir. Geri dönüşü olmayan şeyler yaşanmasını istemeyiz."

Alınan son bilgiler arasında çevirmenin "Park Bong Pal. Park Bong Pal." diye sayıkladığı da var. Kore'deki yetkililerden hala bir cevap bekleniyor. Çevirmenimize acil şifalar diliyoruz.


Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Haziran'da Neler Yapacağım?

Selam! Sonunda, haftalar sonra bloğuma yazı girebiliyorum. Böyle zamanlarda affınıza sığınmaktan başka çarem yok, zira sınav haftalarında değil bloğa yazı yazmak nefes bile alamıyorum. Sınavdan sonra bile insanlar birkaç gün boyunca normal yaşama dönmemi bekliyorlar. :D Neyse ki sınav çok çok kötü geçmedi. Çok şükür.

Aslında bu haziran için aman aman planlarım yok, yine de bir gelenek haline getirmeye çalıştığım bu yazıyı kısa da olsa yazmak istedim. Mayıs ayının kısa bir özetiyle başlayalım. :D

Öncelikle dün itibariyle Dolunay bitti... Buna ben bile şaşırdım. :D

Yaaay! Kitap Fuarındaydım ben bu ay kiii! Gerçekten harika bir fuardı. alışveriş postunda neler aldığımı anlatacağım ama ondan ziyade fuarın kendisi müthişti. Sahaftaki insanlar çok hoşsohbetti, gördüğüm bookstagramlar harikaydı. Herkes çok iyiydi. Hiç kitap almasaydım da aynı şekilde eğlenirdim herhalde. Çok ama çok güzeldi.

Sonuç = Fuar dışında ders çalışmaktan başka hiçbir şey yapılmayan bir ay.

Gelelim Haziran'a. Haziran için aslında çok fazla planım yok, çünkü hem Ramazan hem de okul bitmiş olsa da 21 Haziran'da final sınavım var.

Elbette bol bol kitap okuyacağım. Bir Haziran #tbr postu gelir yakında.

Ayrıca Dolunay bittiğine göre kendimi Çimen ve Not: "Yalnız Değilsin"e verebilirim.

Günlüğümün son iki sayfası, Haziran'a yeni günlüğümle girerim muhtemel <3

Çeviri yapmaya devam! Hem çete projemiz var, hem de istediğim diziler. -.- Elim hamlamış ama çok özledim çeviri yapmayı be.

İşte böyle.

Üzerine yazmamı istediğiniz konular varsa yorum bırakırsanız çok sevinirim, artık vaktim bol sayılır!

Herkese kucak dolusu sevgiler.
Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

1 Mayıs 2016 Pazar

Mayıs'ta Neler Yapacağım?


Kısacık bir yazı yazıp kaçacağım, pek vaktim yok. 1 Mayıs'ı bu yazıyı yazmadan geçirmeyeyim dedim.

Öncelikle Nisan'ın hedeflerinin çoğunda çuvalladığımı belirtmek isterim. :D

Başlayalım; gezmek istediğimi söylemiştim, buna tik! Yaptım bunu, okuduğum şehrin kitapçılarını bol yağmurlu bir günde de olsa keşfedebildiğim kadar keşfettim!

Ay Günlükleri serisini bitirmek istediğimi söylemiştim, bitirdim! Levana hariç ama o buçuk zaten. Onu seriyi özlediğimde okumak istiyorum. Fakat okunacaklar listemden bazıları duruyor. En çok üzüldüğüm de Siyah Beyaz! Bu ay okur muyum bilmiyorum ama hazirana mutlaka listemde olacak.

Dolunay... bitmedi. Hüsran. Elime kalem alamıyorum.
Bu arada Dolunay'ın ne olduğunu merak ediyorsanız tık tık.

Bookstagramla ilgilenmek istediğimi söylemiştim. Yoluna koydum gibi. O zamansaa dans <3

Bloğa her hafta... Galiba bilgisayarımın çöktüğü hafta hariç yazdım ya. Hatta bu hafta coştum. Bence buna da tik. :D

Günlüğüm bitmedi! Her gün yazmadım! Çuvalladım!

Müzik klasörümü düzenleyecektim ancak karman çorman oturuyor...

One More Happy Ending HALA bitmedi, kendimi keseceğim.

*

Evet, bence cidden çuvallamışım. Bahane üretmek istemiyorum ama bunlar hep depresyonumun suçu! Bakmayın böyle şaka yollu söyleyip milyon yazı yazdığıma, kalan vakitlerimde yatağın bir köşesine büzüşüp bu hayatta ne işe yaradığımı sorguluyorum. O yüzden... Bilmiyorum.

Bu ay tek hedefim var. Şu depresyondan artık çık be Ayça! Sıkıldım, aylardır bu haldeyim, resmen sefilleri oynuyorum, yıldım artık. Depresyonda olmaktan yoruldum. Umarım Mayıs sonu yazımı yazarken daha iyi bir durumda olurum ve bunu sizinle sevinç içerisinde paylaşırım.

Bunların dışında bu ay son komitem veeeeee KİTAP FUARI VAR<3 Kitap Fuarı sınav haftamda, yine de bir gün de olsa gitmeyi düşünüyorum. Hele ki Murat Menteş'in imza günü olursa, beni ne olur tutmasınlar. =(

Bunun dışında çoğunlukla ders çalışıp kitap okumaya çalışacağım. Tabii depresyonda olmaktan vakit bulabilirsem. -__-

Mutlu pazarlar!
Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

Winter (Bir Ay Günlüğü Kitabı) - Marissa Meyer | Kitap Yorumu



Kitap Adı: Winter
Özgün Adı: Winter (The Lunar Chronicles #4)
Yazar: Marissa Meyer
Sayfa Sayısı: 800
Yayınevi: Artemis
Goodreads Puanı: 4.52
Benim Puanım: 7/10


Kitaba düşük puan verdiğimi görünce siz şok, siz iptal. Hemen açıklayayım; sanmayın ki Winter'dan nefret ettim. Hayır, sevdim. Ancak -800 sayfaya rağmen- eksikti.

Sorun şu ki karakterleri ile, olayları ile her zamanki Marissa Meyer karşımızdaydı. Ancak bu final kitabı. Benim beklediğim yalnızca bir mutlu son değildi. Hele ki kitabın 800 sf olduğunu görünce beklentim daha da artmıştı. Dedim ki hiçbir ucu açıklık olmaz. Her şey müthiş hallolur.

Ancak... bana göre yazar bu kitabı ikiye bölmeli, artı bir kitap daha devam yazmalıydı. Kitabı kapattığımda yüzümde bir gülümseme vardı evet, kitabı sevdim evet... Ama bunun son kitap olduğunu düşününce eksik işte.


Thorne ve Cress eksikti, hadi onu geçtim, Ay Ülkesine bundan sonra ne olacağı asıl soruydu bana göre. Ve Cinder'a. Ve Kai'ye. Hatta Winter ve Jacine. Tatmin olduğum tek çift Wolf ve Scarlet oldu galiba. Tam anlamıyla mükemmel bir olay örgüleri vardı. Ama geri kalanı... Çiftler diyorum ya, hadi neyse çünkü seri boyunca çiftler arka planda, olaylar ön plandaydı ki bence çok da iyi olmuştu. Ama Ay Ülkesinin hikayesi de yarımdı bana göre.


Sevdiğim şeylerden hic mi yoktu? Dolu! Kitap final kitabı olmasaydı puanı 8-9 rahat olurdu.

Thorne'un karakter gelişimi, Cress'in değişimi, Cinder'in liderliği, Scarlet'ın azmi, BAŞLI BAŞINA WOLF, ayrıca yine THORNE. Winter'i da çok sevdim. Jacin Clay'i ve onun sevgisini de.


Pamuk Prenses masalını uyarlama şeklini çok ama çok sevdim yazarın -sonu hariç-. Olayların gekişimi muhteşemdi, muhteşem.

Spoilersiz söyleyecek bir şey bulamıyorum. Hislerimi de anlatamıyorum. Bakmayın eleştirdiğime okurken kitapla bir bütün haline gelmiştim. Koskoca 800 sayfa 36 saat dolmadan bitti. 
İşte böyle... Marissa ablamdan dileğim Stars Above gibi yan seriler, ek kitaplar değil. Devam kitabı. 

Ayrıca kitabın çevirisi güzeldi ancak bir tık daha az Türkceleştirme yapılabilirdi bence.


DİKKAT!
YAZININ BUNDAN SONRASI SPOILER İÇERİKLİ OLACAK.
E artık seri bitti, bir zahmet arkadaşlar. :D



Şimdii gelelim fasulyenin faydalarına.

Benim en büyük acım Thorne ve Cress sanırsam. Tee 3. kitabın sonunda bile "Ama bunlar gala ayrı gayrı" diye hüzünle tepinen ben, istediğimi ancak son 50 sayfada falan alabildim. Mesela Scarlet ve Wolf da serinin yarısında ayrı gayrı düştüler eyvallah ama en azından birbirlerini seviyorlardı ve bundan haberdarlardı.

Thorne'un tabii ki Wolf kadar çabuk yola gelmesi saçma olurdu ama bu da çok geç oldu be kardeşler. Ki en sevdiğim çift falanlardı çünkü ben Kai'nin mantığı ile düşünüyordum, bir insanın size güvendiğini hissederseniz o güveni boşa çıkarmamak için iyi bir insan haline gelirsiniz ki Thorne'a olan, olacak olan da buydu ama ben o olma aşamasını da görmek istiyordum! Neden böyle oldu? Kalbimi kırdın Marissa Abla.

Scarlet! Gülüm bir seni seviyorum diyemedin, güzelime neden çok gördün bunu bize? Çocuk öldü bitti, hatta ben kesin mutsuz bitecek bunlarınki moduna girmiştim -zira kırmızı başlıklı kızın orijinali öyle sonuçta- ama Wolf dağları aştı, denizleri geçti de geldi, seni unutmadı, imkansızı başardı, sen bir seni seviyorumu naasıl, nasıl çok görürsün bize? Hayır, normalde takmam. Ama seni seviyorum bunların arasındaki özel mevzu gibiydi, Scarlet bir türlü kendine yediremiyordu falan, onun için diyorum. Üzdün Marissa Abla.

Kai ve Cinder. Benim kalbimi kanattılar. E tamam seviyorlar, tamam kurtardılar her bir yeri, tamam mutlu son- NERESİ MUTLU SON? Biri kaldı ayda, öbürü dünyada, başlarında bir sürü diplomatik husus, Cinder'ın uğraşması gereken Ay halkı, devrim, kanunlar, her şey! Kai'nin düzene sokması gereken, yıkımları düzeltmesi gereken bir topluluk. Oysa ben bunları birlikte yapacaklarını hayal etmiştim. Tamam umut vadeden bir sondu, ona bir şey demiyorum ama benim görmek istediğim kısım zaten bu çetenin hep birlikte Ay'ı ve Dünya'yı daha yaşanılabilir kıldıkları kısımdı, Levana'yı öldürdükleri kısım değil. O işin ufak bir parçasıydı bana göre.

Winter ve Clay. Yavrularım, o kadar sallantıda bitti ki. La ya Winter o aleti denedikten sonra iyice çıldırırsa? Ya ölüp giderse? Ya Clay sonsuza dek yas tutmak zorunda kalırsa? Koskoca Snow White'ın kaderi böyle sallantıda bırakılır mı a dostlar?

Ay Ülkesi ayrı bir sorun! Hatta asıl sorun! Geçin çiftleri. Boş verin. Ya Levana'yı öldürdük tamam da, bir sürü asil, herkesi kontrol etme yetisine sahip bir sürü Aylı, ölen onca insan, kurtlar, sürüsüne bereket şey! Bunların yoluna konma aşamasını, Cinder'ın kraliçeliğini de görmemiz lazımdı! Kai'nin ona yardım etmesini, tüm ekibin yardım etmesini...

Sonuç:

Serinin en sevdiğim yanı: Uzay gemisinde altılının hep birlikte olduğu zamanlar.

Kitapların üzerinde haayııır diye tepindiğim zamanlar: Altılıdan herhangi birinin ayrı düştüğü zamanlar.

Kitabın sonu: Kai yalnız, Cinder yalnız, Thorne'un mürettebatı eksik.

Hayır ben sonsuza dek uzay gemisinde mutlu yaşasınlar demiyorum da... Olmadı be ya. Böyle değildi, başka bir şey bekliyordum. Elbette çocuk değiller bunlar, sonsuza dek bir arada kalacak halleri yoktu ama Cinder resmen yapayalnız kaldı, korktuğu başına geldi, bu mudur mutlu son?

Keşke Winter'ı ikiye bölseydi yazar. Sonra da bir kitap daha yazıp altı kitaplık bir seri haline getirseydi. Şu an gözümde yalnızca eksik duruyor. Yine de çok seviyorum seriyi. Uzun zamandır en sevdiğim seri oldu, o ayrı. Zaten genelde sonları sevdirmek zordur bana.

Öyle işte...

Bir mucize olsa, gökten zehirsiz elma ve devam kitabı düşse...

Düşmez...

Başka bir yazımda görüşmek üzere. <3

The Lunar Chronicles (Marissa Meyer):


Not: Fotoğraf bana aittir, çalışmalar alıntı. :)
Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

30 Nisan 2016 Cumartesi

Rainbow Rowell - SSS



Selam canlarım! Bu blog yazım birazcık farklı bir yazı olacak. Hemen açıklayayım.
Şayet instagramımı takip ediyorsanız biliyorsunuzdur ki Eleanor & Park bittikten sonra kitaba hasta olup bağrıma basmıştım. İşte, kitap bittikten sonra derhal internetten yazarı, diğer kitaplarını araştırmaya koyuldum elbette. Bu esnada, yazarın sitesinde dolaşırken Sık Sorulan Sorular kısmına denk geldim ve sorular ile cevapları çok hoşuma gitti. Dedim ki bunu çevirmeliyim ve herkes okumalı.

Böyle düşünmemin en önemli sebebi E & P'ın sonunu beğenmeyen birçok insanın da olduğunu bilmem. Ama ben beğenmiştim, hele de Rainbow'un bir soruya verdiği yanıttan sonra daha çok bağrıma basmıştım. İşte bu yüzden herkes okusun istedim.

SSS bölümündeki her şeyi çevirmedim çünkü Fangirl ile ilgili sorular da vardı ve çoğumuz Türkçesini bekliyoruz kitabın. Sorulara bazı referanslarla cevap vermiş, onların Rainbow'a ait blog yazısı olanlarını aynen ekledim ANCAK başka sitelere, haberlere yönlendiren bağlantıları çıkardım, bilmenizi isterim.

Çeviriyi elbette elimden geldiğince yaptım, profesyonel olmadığımı unutmayınız.

Ayrıca bu yazı hoşunuza giderse, E & P ile ilgili blog yazılarını da müsait bir zamanımda çevirebilirim belki.

Ayrıca yazının orijinaline ve tamamına, yani Rainbow Rowel'in SSS'sine ŞURADAN ulaşabilirsiniz.

Şimdi en önemli mevzuya gelelim.

DİKKAT!
YAZININ BUNDAN SONRASI ELEANOR & PARK SPOILER'I İÇERİR.

*
Rainbow gerçek adınız mı?
Evet.
Hayır, cidden - nüfus cüzdanınızda o mu yazıyor?
Evet.
Eleanor & Park'ın sonundaki üç kelime* neydi?
Seni. Sonra. Koklarım.
Eleanor  & Park'a devam hikayesi yazacak mısınız?
Emin değilim. Hep yazarım diye düşündüm- Eleanor & Park'ı bitirdiğim anda başlıyordum neredeyse. Şimdi keşke yazsaymışım diyor gibiyim. Kitabın başarısı devam hikayesi yazma olasılığını göz korkutucu kıldı. Karakterleri sahiden seven okuyucuları hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum. (Kendimi Jar-Jar Binks**lemek istemem!) Ve biliyorum ki birilerini hayal kırıklığına uğratırım! Herkesin umutlarına ve hayallerine uyan bir devam hikayesi yazmak imkansız olur.   

Üç kelime ne?
Bir. İş. Bul.
Herhangi bir kitabınız film olacak mı?
Şimdiye kadar yalnızca Eleanor & Park bir seçenek oldu. Senaryonun ilk taslağını ben yazdım, şu an itibariyle film yol almaya devam ediyor. Lütfen her şeyin bir araya gelmesi ve sahiden gerçekleşmesi için şans dileyin!
 Eleanor'un ailesine ne oldu? Ve kedisine?
Eleanor'un annesi ve kardeşlerinin hepsi Minnesota'ya taşındı. Bu, Park'ın, Richie orada olsa da tüm çocukların gittiğini fark ettiği zamana denk düşüyor. Elbette, kediyi de götürdüler.Saint Paul'de oldukça mutlu ve bir kedi için alışılmadık bir şekilde uzun bir yaşam sürüyor.
Eleanor gerçekten kilolu mu?
Bunun hakkında bir blog yazısı yazdım, buradan okuyabilirsiniz. Kısa cevap: Evet.
Park'ı neden Koreli yaptınız?
Bu kitabı yazarken kasten düşünmediğim bir şeydi. Karakterler aklıma neredeyse tamamen şekillenmiş bir halde geliyorlar. Fakat okuyucular neden Park'ı kendi ırkımdan farklı yazdığımı sorduklarında, nedenini çözmeye çalıştım. Eleanor Park'ı yayınladıktan sonra bunun hakkında bir blogyazısı yazdım.
O ÜÇ KELİME NE?????????????????
Pekala, bak. O üç kelimeyi anneme bile söylemedim. Ama birkaç dakikalığına konuşalım bunu.
Eleanor & Park'a başladığımda, son satırın ne olacağını hep biliyordum. Eleanor'un Park'a kartpostal yollayacağını biliyordum ve o kartpostal da "üç kelime uzunluğunda" olacaktı.
Ve okuyucuların o üç kelimenin "Seni seviyorum." olduğunu farzedeceklerini de biliyordum. Okuyucuların öyle varsaymasını istiyorum. Bu çok bariz bir cevap -mutlu bir cevap. Eleanor sonunda "Seni seviyorum." dese sevimli olmaz mıydı?
Ancak ben o yorumu doğrulayamıyorum. Veya kartpostal için kesin bir şey söyleyemiyorum- bundan öte, ben, Eleanor'un umu tvadeden bir şey yazdığını düşünüyorum. Park umut vadeden bir karşılık veriyor. Yatağında doğruluyor, gülümsüyor, yüreğindeki ağır bir şeyin kanatlanarak uçtuğunu hissediyor. Bu bana umut gibi geldi.
Böyle konuştuğumda insanlar deliriyor: Karakterlerin kendi zihinleri varmış gibi, ben de yalnızca okuduklarıma dayanarak onların eylemlerine yorum getiriyorum. Eleanor ve Park'ı ben oluşturdum! Size, aşikar bir şekilde, kartpostalda ne yazdığını söyleyebilmem lazım. Fakat aralarındaki o anla ilgili bir şeyler var...
Bu, kitabın sonu ve bizler karakterleri terk etmeye hazırlanıyoruz. Hikayeleri, yeniden onlara ait olmak üzere. (Karakterlerin, siz kitabı kapattıktan sonra da yaşadıklarını düşünürseniz; ben düşünüyorum.) Demem o ki biz geri çekiliyoruz, onlar da özel bir an yaşıyor. Ve postalarını okumak yanlış hissettiriyor işte.
Biliyorum! Bunu söylemem çılgınlık! 300 sayfadır tepelerindeydik, ve bu bir kartpostal- postanedeki herkes muhtemelen okudu. Ama o anda, yazar olarak okumak doğru gelmedi, yahut paylaşmak.
Kartpostalla ilgili bilinmesi gereken önemli unsur, onu Eleanor gönderdi. Tüm korkularını, kaygılarını, tehlikeli olabileceği hissini bir kenara koyup Park'a ulaştı. Ona, onu gülümseten ve yüreğindeki ağır bir şeyin kanatlanarak uçmasını sağlayan bir şey yolladı.
Okuyucular bana sık sık -üç kelimeyi sorduktan sonra- neden kitabı böyle bitirme kararı aldığımı soruyor. Neden Eleanor & Park'a mutlu bir son vermedim?
Bence onlara mutlu bir son verdim.
Demek istediğim, tam bir son olmadığını biliyorum; düğün çanları ve günbatımları yok. Bu iki insan için bir son değil bu. Yalnızca biz onları bırakıyoruz.
Ama 17 yaşındalar.
Ve 17 yaşındakilerin mutlu sonlara eriştiğini zannetmeyin. Onlar başlangıçlara erişir.
Notlar:
*Üç kelime, aslında yazarın kitabı bitirme şekli ancak kitabın Türkçe çevirisinde iki kelime yazıyor, sebebi bariz, "Seni seviyorum." iki kelime. Ancak Rainbow'un diğer cevaplarını çevirebilmem için üç kelime olarak bırakmam gerektiğini düşündüm. :)
**Jar Jar Binks, fanlar tarafından sevilmeyen, gereksiz görülen bir Star Wars karakteridir. Ona gönderme yapıyor.
*
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!
Kendinize iyi bakın. :')

Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

Cress (Bir Ay Günlüğü Kitabı) - Marissa Meyer | Kitap Yorumu


Kitap Adı: Cress
Özgün Adı: Cress (The Lunar Chronicles #3)
Yazar: Marissa Meyer
Sayfa Sayısı: 272
Yayınevi: Artemis
Goodreads Puanı: 4.48
Benim Puanım: 9.1/10
Bence Cress serinin tartışmasız en iyi kitabıydı. Başta Scarlet mı bu mu diye çok düşündüm, hatta ikisini aynı kefeye koyma kararı aldım falan filan ama, Cress bir başkaydı. Başta bu hissin adını konduramasam da artık çözdüm sebebini.
Benim bu kitaplarda en çok sevdiğim şey, bu altılının dostluğu. Aşkı, savaşı, liderliği, suçları, ekşını bile bir kenara koyun. En sevdiğim sahneler hiç tartışmasız altı karakterin de bir arada olup plan yaptığı, şakalaştığı bölümler. Ne zaman birini kaybetsek, başka yere yollamak zorunda kalsak kitabın üzerinde "Haaayıır!" nidaları eşliğinde tepinmişliğim var. Ve ta-da! Altı karakterin hep birlikte olduğu ilk kitap Cress. Ama Winter? diye soruyor olabilirsiniz. Winter'la ilgili eleştirilerimi onun yorumuna saklayacağım.

Bu kitapta Cress'i -Rapunzel masalından tahmin edersiniz ki- kurtarmaya çalışıyorlar. Ki Rapunzel masalı benim Güzel ve Çirkin'den sonra en sevdiğim olabilir.

Kitabın seyri benim için beklenmedikti. Spoiler verip sizin için beklendik olmasını sağlamayacağım elbette, ancak ben sürekli Rapunzel'ı düşünüp teoriler kurarken olay benim kafamdakinden farklı -ve daha güzel- bir yere gitti.


Cress'i karakter olarak çok sevdim. Cinder ve Scarlet nispeten güçlü ve ne yapacağını bilen, daha olgun karakterlerdi. İnsan "E ama her kız böyle mi olacak..." derken karşınıza Cress çıkıyor. Yanlış anlamayın, güçlü karakterleri hep daha çok seviyorum ama bir kitaptaki her karakter güçlü olursa inandırıcılığını kaybediyor. Cress çok doğal ve çok mantıklı bir karakterdi, zaten yıllarca bir yerde kapana kısılmış bir kızın olgun ya da bir şeylerden haberdar, cesur falan olmasını bekleyemezdik. Yazar da böyle düşündüğü için çok mutlu oldum. Tatlı bir karakterdi kısacası.
Thoooorrnneee! Zaten Kaptan bana göre tüm serinin kralıydı. Hiçkimse için okunmazsa, onun için okunur tadındaydı kitaplar. Nitekim bu kitapta daha fazla Thorne almaktan hiç ama hiç şikayetçi olmadım! 
Spoiler verip daha fazlasını söylemek istiyorum ama yok, söylemeyeyim. Size de yazıktır. :D
Kitabın en güzel yerleri, söylediğim gibi herkesin bir arada olduğu yerler!
Diğer karakterler hakkında konuşmayacağım, zaten Scarlet'da hepsine değinmiştim. ^^


"Gözlerin nasıl?" diye sordu.
"Çok güzel olduklarını söylerler ama kararı sana bırakıyorum tabii."
*
"O benim alfam," diye mırıldandı kederle.
Alfa.
Cress öne eğilip dirseklerini dizlerine dayadı. "Yıldızlar gibi mi?"
"Ne yıldızı?"
Cress birden utandı ama madem konuyu açmıştı, devam edecekti. "Bir takımyıldızındaki en parlak yıldıza da alfa denir. Şey demek istediğini sandım. Yani Scarlet'ın senin en parlak yıldızın olduğunu."
*

Not: Fotoğraf bana ait, çalışmalar alıntıdır. (Yazın kendi çalışmalarımı yapıp eklemek umuduyla diyip buradan tıp fakültesine diss atmak isterim.)
Ayrıca Winter yorumu bol spoiler vereceğim bir yorum olacak, onu da belirteyim. Spoiler'sız onu nasıl yorumlarım bilmiyorum. :D
Mutlu kalın!
Güzelmiş Bu Paylaşmak Lazım:

Doctor Who Özlerken...

Because what's the point in them being happy now if they're going to be sad later. The answer is, of course, because they are going to be sad later. - 11th Doctor

Seni Başka Nerelerde Arayalım Kız?

Arayan bulurmuş efenim! Tık tık:

Instagram: @anatomyofbooks
Wattpad(Ortak Hesap): @BusAyca

Ara, ara bulcen

Çok Tıklananlar