Kitap Adı: Scarlet
Özgün Adı: Scarlet
(The Lunar Chronicles #2)
Yazar: Marissa Meyer
Sayfa Sayısı: 272
Yayınevi: Artemis
Goodreads Puanı: 4.31
Benim Puanım: 9/10
Valla 9 verdiğime ben de şaşırdım dostlar! Mevzu puan oldu mu ben biraz
kıt davranıyorum. Çünkü sürekli aklıma "Ama bu kitap, bundan iyiydi. Şimdi
buna 10 verirsem ona ne vereceğim, 11 mi?" diye sorular geliyor. :D O
yüzden Scarlet'a 8 vermeyi bile düşündüm ama gönlüm razı gelmedi.
Bu yorumu seriyi bitirmiş bir şekilde yazıyorum, günlerdir bu seriyi
okumadığım ilk gün bugün ve ben daha şimdiden seriyi özlüyorum. Berbat ruh
halimin tek ilacıydı resmen. Ve bu ilaç olma kısmı Scarlet'la başlamıştı, aah
ah!
Baştan şunu söylemek istiyorum: bana bu serideki en sevdiğim kitabı
sorsanız, hık der kalırım. Çünkü Scarlet mıydı Cress miydi bir türlü karar
veremiyorum! Scarlet mükemmel bir kitaptı ama tüm seriyi okuduktan sonra insan
"Ama onda Cress yoktu..." diye ağlıyor. Ayrıca Cress bazı noktalarda
Scarlet'dan daha iyi. Ama Scarlet da bazı noktalardan... Eaah işte anladınız
siz! Manyaktı bu iki kitap, seçemiyorum! O yüzden Scarlet ve Cress yorumlarımda
azıcık çıldırırsam mazur görün!
Scarlet'ı benim gözümde Scarlet yapan temel olay, Kırmızı Başlıklı Kız
masalının nasıl başladığını, kimlerin iyi, kimlerin kötü olduğunu ve bu masalın
sonunu zaten biliyor oluşumuzdu. Bu noktada okumayana spoiler vermeyi hiç ama
hiç istemiyorum çünkü mevzunun tadı acayip kaçar ama bence okumaya başlayıp da
bunu düşünmeyen çıkmaz zaten. Hepimiz bu masalın sonunu biliyoruz! Biliyoruz
işte! Ve ben bu yüzden tüm kitabı elim böğrümde okudum. Ve resmen serinin bu kitabından itibaren gerek yazar
ile, gerek Wolf ile, gerek Scarlet ile konuşmaya başladım. Samimi söylüyorum
bakın, gören duyan deliyim zannederdi. Baya kitaba bakıp sesli sesli kitapla
tartışıyordum. "Ne olur yapma! Gözünü sevem!" "Yok, yok, inanmam!"
"Wolf! Wooolf!" "Annem biliyorum ben senin içini biliyorum
yok!" "Ne olur aklımdan geçenler ollmaaasııın" Ve daha
niceleri...
Bu yazının sonuna bir de spoilerlı kısım koyup bu mevzuyu devam
ettireceğim ama şimdilik bunu burada kesiyorum. Yalnızca tüm kitap boyunca
kendimle çeliştim ve çok gergindim, bu da kitabı canlı tuttu. Bunu demeye
getiriyorum.
İnternette okuduğum yorumların çoğunda insanlar Scarlet'ı okumanın zor
olduğundan bahsediyordu. Bence çok akıcıydı. Kitabı yavaş okuduğum için bu lafıma
inanmayabilirsiniz tabii. Ama ben ciddi manada çökük bir ruh halindeydim ve
günün yarısını boş boş takılarak geçiriyordum. Bir de sınav sonrası yapacak
başka işlerim birikmişti tabii. Neyse. Fakat geçtiğimiz hafta bir gün(Çarşamba
mıydı?) kitap öyle bir noktaya geldi ki elimden bırakamadım. Artık akşam
yemeğine inmemişim yemekhaneye falan. Aman Allah'ım derdiniz o halimi görseniz.
Ki kitabı bitirdim, yemeğe inip hemen bir şeyler atıştırdım ve yukarı çıkıp
direkt Cress'e başladım. O derece.
Scarlet'ın okunması zor tek kısmı ilk 30 sayfasydı. Çünkü ben o esnada
acayip derecede Cinder'ı merak ediyordum ve Scarlet'a yabancıydım. Ama sonra
kızımızı tanıyıp "Badass'im benim be! Scarlet'ım benim be!" diye
tezahüratlar eşliğinde sevmem çok uzun zaman almadı tabii. Tam benlik bir
karakter çünküm.
Kitabın genel kurgusunu çok beğendim. Bu serinin genel özelliği zaten
bu. Aman ben bunu tahmin edememiştim, ay Aman Allah'ım şoklardayım olmuyorsunuz
ama kurgu yerli yerinde. Yani ben çok mantıklı buldum hikayenin ilerleyişini;
karakterlere ve duruma çok uygun. Saçma sapan şeyler yok. O kısmı da ayrı
sevdiriyor.
Ha ama olay şu ki ben genelde kitapları kurgudan ziyade karakterler
sayesinde severim. Yani şöyle anlatayım. Kurgu çok iyi olmayabilir,
saçmalamadığı sürece klişe de okurum kitabı. Ama bunun için karakterleri sevmem
gerek! Kurgusu mükemmel olan bir kitabın bile önce karakterlerini sevmem gerek.
Karakterler öldü mü kaldı mı umursamıyorsam neden okuyayım ki kitabı?

İşte şimdi geleyim karakterlere bu yüzden. Söyleyecek çok lafım var!
Tutmayınız. (Spoiler vereceğimi sanmıyorum ama ben okumadan önce "Aman bu
karakter çok komikti" "Aman bunu hiç sevmedim" falan denmesinden
bile hoşlanmam, bence siz de öyleyseniz bu karakter kısmını atlayın.)
Cinder'dan başlayalım. Kolaydan başlıyorum. Şu ana dek bahsetmediğim,
adının hiç geçmediği karakteri fark ettiniz mi? Birini acayip sona saklıyorum.
Nihahahaha. Cinder, zaten bildiğimiz Cinder. Ben kitabı okurken farkında
değildim ama şimdi geri dönüp bakıyorum da Cinder bu kitaptan itibaren
harikulade bir değişime uğruyor yavaş yavaş. Bu değişim de Winter'a dek son
bulmuyor. Zaten karakter gelişimi bir hikayenin en beklenilen olayı olduğu,
olmadığı zaman elimiz böğrümüzde kaldığı için bu konuda yazarı çok takdir
ettim. Çünkü bence yerinde bir değişimdi. Cinder pek benlik bir karakter değil,
ne ilk kitaptaki hali, ne son kitaptaki hali ama buna rağmen seviyorum onu. Çünkü
o değişim süreci ve arkadaşlarını ne pahasına olursa olsun koruma içgüdüsü,
Kai'ye olan koruma içgüdüsü, dışlanmışlık hissi... Bunlar çok güzeldi! Çok!
Kai'de de aynı mevzu var. Kai ilk kitapta balo da balo diye Cinder'ın
peşinde koşan genç bir delikanlı iken bu kitapta zor sorumlulukları olan bir
İmparator. Ve ben onun o olgun olmaya çalışan, doğru kararlar almaya çalışan,
tüm bunları yaparken zorlanan, zorlandığını inkar etmeyen, mütevazi, yerinde
duramayan karakterine bayıldım.
Ve bana göre bu iki karakter birbirine gerçekten çok uygundu. Ne var ki
ikinci kitapta ayrılar. Kai kendi içinde çelişmelerde, inanmak istiyor
inanamıyor. Cinder desen balonun sonundaki Kai'nin bakışlarını unutamıyor. Bunu
bana önceden söyleseniz "Öeeh o ne be öyle sıkılırım ben!" derdim.
Yok, sıkmadı! Deli gibi okudum. Ayrıca bence özlem aşkı kuvvetlendirir hahaha
:D
Gelelim benim Badass'im Scarlet'ıma. Yavrum bu benim ya. Kızı kendi
yavrum gibi bağrıma bastım, sevdim. Kız karakterlerin içinde en sevdiğim
olabilir. Kesinlikle Scarlet gibi biri değilim ama benzediğimiz çok nokta var.
Bu da beni ona bir ayrı bağladı tüm seri boyunca. Ayrıca yazarın
betimlemelerini çok sevdiğimi söylemiştim galiba. Haliyle karakterler, hele de
Scarlet gözümde çok acayip canlandı. Resmen kafamın içinde film oynuyordu ya!
Bence bu çok iyi bir başarı. Genelde böyle kitaplarda maceraya dalınıp
karakterler, mekan, zaman çok ihmal edilebiliyor.
Wolf. WOLF. Allah'ım ne desem BİLMİYORUM! Wolf beni zayıf noktamdan
vurdu. Wolf, kelimenin tam anlamıyla sevdiğim karakter tiplemesi. Yani gerçek
hayattan bahsetmiyorum. Okumak. Okumaktan zevk aldığım karakter tiplemesi. Aşık
olmasını izlemeyi sevdiğim, Allah'ım aşık olacak mı, sevecek mi, diye
tırnaklarımı yediğim. Az buçuk okuma zevkimi bilenler anlayabilir zaten bu
durumu. Wolf. Wolf. Hep böyle çıldırarak okudum. Tabii Scarlet'ı okurken Wolf
için bir türlü karar veremiyordum. Yani... İşte diyorum ya. Sevecek mi? İyi
biri mi? Nereden çıktı? Doğruları söylüyor mu? Sürekli böyle düşünüp ağzından
çıkan "A" harfini bile sorguluyordum. Böyle okumak başkaları için
işkencedir belki bilmiyorum. Ama ben böyle karakterleri okurken tahminler
yürütmeyi, gerilmeyi, geçmişlerini düşünüp neler olmuş olabileceğini tahmin
etmeyi, umutlanmayı, umutlarımın suya düşmesini, göğe çıkmasını ÇOK SEVİYORUM. Kitapla
ilgili spo vermemek için başka bir şey söylemeyeceğim ama Cress yorumumda buna
kaldığım yerden devam edeceğim. :D
Dırırırırırırırım. Sıra kime geldi?
Kaptan Kral Carswell Throne. Akan sular. Durur. Bu insan evladı son bir
hafta içerisinde depresyonuma iyi gelen tek şey galiba.(İyi gelsin de hayali
olsun be, boş verin!) Hangi sayfada Kaptan vardıysa bilin ki oraya post-it
yapıştırdım. Üstelik ilk sayfasında ısınamamıştım! Şüphelenmiştim falan.
Nereden çıktı bu? Başımıza iş açmasın? Ama sonra. Esprileri, hali, tavrı. Bir
yerden sonra kahkaha atarken tepinerek okudum kitabı. Bu da beni Scarlet'a
delicesine bağlayan başka bir unsurdu galiba. Başlarda ağır ağır okurken
Wolf'un sahnelerinin ilerlemesi ve Throne karakterinin iyice açılması sonucu
kitap çok şükella bir hal aldı. Biliyordum ki kitabı bırakır bırakmaz Throne'un
hayaleti başımdan gidecek ve ben gülmeyi bırakıp depresyonuma geri döneceğim.
Bu yüzden kitabı düşüremedim elimden. Güldürdü de güldürdü. Sevdirdi de
sevdirdi kendisini şebek. Canım. Bilmiyorum, başka ne derim bilmiyorum.

Şimdi
ufacık spoiler'lı bir kısım yazacağım. Kitabı okumadıysanız yıldızların arasını
atlayın.
*
Wolf'a tüm kitap boyunca NE OLUR BİZE İHANET ETME diye çığırdım sanırım.
Ve cidden inandım Wolf'a. Özellikle trendeki sahnelerinde bizi
bırakmayacağından, Scarlet'ı koruyacağından falan çok emindim. Yine de içim
içimi yiyordu. Allah'ım ne olur diye kitaba yalvarıyordum sanki kitap çoktan
yazılmamış gibi. Sonunda bir bölüm "Özür dilerim" demesiyle bitince
resmen kendimi attım yerlere. O nasıl bir keder. Bir yandan diyorum "Olum
belki bir planı vardır bir sakin ol oku" fakat diğer yanım söz dinlemiyor.
Resmen kilitlendim, böyle bakakaldım. Neyse devam ettik okumaya. Çok şükür ki
umutlarımı söküp almadı benden. Çünkü ben hiç spo yememiştim. Ve Kırmızı
Başlıklı Kız'da iyi kurt murt yok biliyorsunuz. Böyle resmen oturdum bu da kötü
çıkacak diye bekledim. Hiçbir şey olmayacaktı. Birbirlerini sevmeyeceklerdi.
Öyle olmasındı. Wolf iyi biriydi. Öyle olmalıydı.
Neyse ki yazar beni çok üzmedi. Bu hislerimi bir yere boşaltmazsam
çatlayacağdım.
Domates mevzusunu çok sevdim. Çok ince düşünmüştü bence yazar. Farklıydı
yani. Bilmiyorum çok mu saçma ama. :D
Bir de bunu da spo sayarak... Kai'nin aksini gösteren tüm kanıtlara
rağmen Cinder'a içten içe inanmaya çalışması, bulunamadığında "rahatlayıp yüz
ifadesine bunu yansıtmamaya" çalışması beni benden aldı. Zaten dediğim gibi,
olgun ve sorumluluk sahibi olma çabalarını takdirle okudum. Hayran kalarak.
Son olarak gelelim alıntılara!
"O kız benim tahmin edebileceğimden çok daha akıllı olduğunu
ispatladı."
*
"Evinde beni silahla karşıladığında," dedi, "ciddi
olduğunu bilmek güzel."
(Ben de seni seviyorum Wolf.)
*
"Aptalca olan şey seni korumaya çalışmam değil. Asıl aptallık,
bunun bir şeyi fark ettirebileceğine inanmam."
*
"Sadece benimle kal. Söz verdiğin gibi beni koru."
*
Haftasonu Cress ile görüşeceğiz. Ondan önce belki bir yazıyla daha çıkagelirim.
Sağlıcakla kalın!
Not: Aradaki çalışmalar tumblr alıntısı. ^^


0 yorum:
Yorum Gönder